• Dolar Alış / Satış: 3.452 / 3.459
  • Euro Alış / Satış: 3.663 / 3.67
  • KOCAELI:
  • Güneş: 08:06
  • Öğle: 13:00
  • İkindi: 15:19
  • Akşam: 17:41
  • Yatsı: 19:07
  • Hava Durumu Güncelleniyor..

İslami hareketlerde bölünmeler ve Erdoğan Doktrini

9 Kasım 2016
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz
909 defa okundu.

Arap Baharı’nın ardından Ortadoğu’da aktörler eski köşelerine dönerken Türkiye’de Yenikapı Ruhu’yla birlikte toplumsal bütünleşme yaşanıyor.

Tunus’ta, kimsenin beklemediği bir yerde, kimsenin beklemediği bir zamanda yakılan devrim ateşi önce kuşkuyla karşılandı. Daha önce Balkanlarda yaşanan “kadife ve renkli devrimler” yaşananların bir manipülasyon olabileceği şüphesini doğuruyordu. Üstelik Sykes-Picot anlaşmasından bugüne bölge halkının kaderi kendi elinde değildi.

Tunus’ta yanan ateşin kıvılcımları kısa sürede tüm Ortadoğu’ya yayıldı. Kendi içinde siyasal ve düşünsel tezatlar barındıran bu coğrafyanın görünen baharı maalesef 2013’te Mısır’da yaşanan darbeyle ilk günkü coşkunun yerini karamsarlığa bırakmasına neden oldu.

cMISIR’DA MÜSLÜMAN KARDEŞLER

Arap dünyasının en eski, en büyük ve en etkili İslami hareketi olan Müslüman Kardeşler (İhvan), aynı zamanda Arap Yarımadası’nın en geniş siyasi muhalif örgütüdür.

Mısır’da 3 Temmuz 2013’te gerçekleşen askeri darbe ülkedeki en geniş sosyal tabana sahip hareketi olan Müslüman Kardeşler için bir dönüm noktası oldu.

Darbenin mimarı Sisi liderliğinde, Mısır yönetimi Müslüman Kardeşler hareketine yönelik daha önce benzeri görülmemiş bir baskı politikası yürüttü. Bu süreçte hareketin sadece yönetim kadrosu ya da üyeleri değil, organizasyonel kapasitesi de sonlandırılmaya çalışıldı.

 

Müslüman Kardeşler’in eğitim, sağlık ve din alanlarındaki sosyal faaliyetleri hedef alınırken, bir taraftan da hareketle bağı olan toplumsal figürler, bu kimlikleri nedeniyle cezalandırıldılar.

Gelenekçi ve yenilikçi bir grubun ortaya çıktığı, nesil çatışmasının meydana geldiği, iktidar ve yönetimle imtihan olunduğu, Batılı kavramlarla daha fazla yüzleşen Müslüman Kardeşler’i bu süreçte farklı sıkıntılar beklemekte.

Mısır’da 25 Ocak Devrimi’nin 6. yıl dönümü yaklaşırken, 2013’teki Sisi Darbesinin en büyük mağdurlarından Müslüman Kardeşler örgütü ikiye bölündü. Genç kesimin daha aktif strateji izlenmesini talep ettiği İhvan’daki çatlak her geçen gün derinleşiyor.

Mısır’ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi görevden uzaklaştıran 3 Temmuz 2013 askeri darbesinin ardından Müslüman Kardeşler Taşkilatı’na tabiri caizse savaş açıldı.

 

Sisi’nin liderliğini yaptığı darbe yönetimi İhvan’ı ‘terör örgütü’ ilan etti. İhvan’ın üst düzey yöneticilerinin çoğu tutuklanıp, idam ya da müebbet hapis cezalarına mahkum edildi. Tutuklanmayan yöneticiler ise ülke dışına kaçmak zorunda kaldı.

Cezaevindeki yöneticiler arasında Müslüman Kardeşler Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii, teşkilatın beyni olarak bilinen Hayrat Şatır, Muhammed Gazlan ve Muhammed Biltaci de bulunuyor.

İHVAN’DA İKİ BAŞLI YÖNETİM

Rehberlik Konseyi üyelerinin neredeyse tamamının tutuklanmasının ardından, Şubat 2014’te, konsey üyelerinden Muhammed Kemal liderliğinde ‘İhvan Yüksek İdare Komitesi’ kuruldu ve yönetimi geçici olarak devraldı.

Ülke dışına çıkmak zorunda kalan, yani sürgündeki yöneticiler de 2015 Mart ayında yeni bir çatı oluşturdu. ‘Mısır Dışındaki İhvan’ın Yönetim Bürosu’ olarak isimlendirilen bu yeni oluşumun başına, İhvan Şura Meclisi üyelerinden Ahmed Abdurrahman getirildi.

 

Böylece, biri Mısır’ın içinde, diğeri yurtdışında olmak üzere iki yönetim kadrosu ortaya çıktı. Bu iki yönetim kadrosundan son bir yıl içinde İhvan’ın izleyeceği politikalar, alınacak kararlar, verilecek mesajlar konusunda zaman zaman birbiriyle çelişen açıklamalar yapıldı.

Bu arada, İhvan’ın eski kuşağını temsil eden ve ‘gelenekçi kanat’ olarak tanımlananlarla, ‘yenilikçiler’ diye nitelenen genç taban arasında da  izlenen siyaset konusunda görüş ayrılığı ortaya çıkmaya başladı.

İDEOLOJİK ÇATIŞMADAN POLİTİK ÇATIŞMAYA: HAMAS & FKÖ 

Ortadoğu’daki çatışma alanlarının ilki ve en uzun soluklu olanıysa Filistin’dir. Birinci Paylaşım Savaşı’yla başlayan Filistin Direnişi nesilden nesle aktarılarak bugüne kadar geldi. Ancak aktörler arasındaki bölünme burada da kendini gösteriyor.

 

HAMAS’ın Gazze’yi kontrol altına aldığı 2007 seçimlerinin ardından, Filistin Kurtuluş Örgütü ve HAMAS arasındaki ayrılık taktik ve stratejik fikir ayrılıklarının ötesine geçti. İki grup arasındaki bu ayrılık derin bir bölünmüşlüğe doğru ilerlemeye başladı.

FKÖ ve HAMAS arasındaki Birlik Hükümeti kurma girişimleri 2007 yılından sonra cılız kaldı, Birlik Hükümeti kurma girişimleri imkansızlaşmaya başladı.

Arap Baharı öncesinde HAMAS, İran ve Suriye eksenli bir dış politika seçti. FKÖ ise Mahmud Abbas liderliğinde Mısır’da Mübarek yönetimi ile yakınlaştı. Arap Baharı ile birlikte Mısır’da Mübarek rejiminin yıkılması, FKÖ’nün de iktidarını da tartışmalı hale getirdi.

 

Müslüman Kardeşlerin Gazze kolu olan HAMAS ise bu dönüşümün dışında kalamadı.

Ramzy Baroud HAMAS’ın yeni çizgisini şöyle belirtiyor: “HAMAS kendini yeniden oluşturuyor olabilir ya da en basitinden zorlukları aşmaya çalışıyor olabilir. Ne olursa olsun HAMAS’ın manevralarının politik bağlamı geleneksel yurdunu (İsrail işgaline) hızla ardında bırakıyor ve bölgeyi bir bütün olarak kabul eden yeni bir boyuta doğru taşıyor.”

 

KÜRESEL GÜÇLERİN SINIR ÇATIŞMASI: IRAK VE SURİYE

Suriye ve Irak’ta devam etmekte olan iç savaş, Libya’da Kaddafi sonrası kaos, Tunus’taki istikrarsızlık ve küresel güçlerin vesayet savaşı… Bunların hepsi bir araya geldiğinde Ortadoğu’nun devrimci enerjisini yüklenebilecek güvenli bir liman ve lokomotif bir aktör ihtiyacı belirginleşti.

Arap Baharı’nın ardından bölgesel ve küresel aktörler bir tercih yapmak zorunda kaldı. İster milliyetçi referanslarla bugüne gelen Baas rejimleri olsun ister mezhepçi/dinsel referanslarla hareket eden ülkeler olsun demokrasi ile yerleşik düzen arasında bir tercih yapmak zorundaydılar.

 

Tıpkı küresel aktörler gibi. Küresel güçler,  Soğuk savaş döneminin Çin ve Rusya hattında kalan milliyetçi Basas rejimleri ve Batı hattında kalan Suudi Arabistan ve Katar gibi yönetimlerle yükselen demokratik kuşaklar arasında bir tercih yapmak zorundaydı.

Bu çelişkiler ve kararsızlıkların bakiyesi bugün Suriye ve Irakta egemenlik sahasını artıran etnik-sekter milliyetçiliklerle DAEŞ arasında kalmış sivil halk ve savaşan gruplardır.

2013’te Mısır’da İhvan Hareketine yapılan darbe sonrası politik tercihlerde olduğu gibi mültecilik konusunda da dünya iyi bir sınav veremedi. Ortadoğu ülkelerinin durumuysa sahaya bölünme biçiminde yansıdı

 

Tahran Üniversitesi, Siyasal ve Hukuk Bilimleri Fakültesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü Davood Feirahi, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde verdiği söyleşide şu ifadeleri kullandı:

“Eğer Arap Baharı hareketi devam etseydi o zaman bütün Ortadoğu bölgesi birbirine bağlanabilirdi. Bu hareket, mesela, Türkiye ve Mısır’ı birbirine bağlayabilirdi. Ama Sünnilerin bizzat kendileri içinde bir ihtilaf meydana geldi.

Örneğin Mısır’la Katar arasındaki, Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki ihtilaflara bakınız. Bu ihtilaflar, Arap Baharı’nın hazırladığı bir yarılmadır; İhvan’ın yol açtığı bir sorundur. Yani bugün gerçekte, İhvan’a yapılan her türlü baskı ve sıkıştırma aslında Türkiye’ye bir uyarıdır. Her ne kadar İhvan’ı kendileri ortadan kaldırmak isteseler de bu strateji aslında Mısır’da kilitlenmiştir.

 

Şöyle ki elde iki türlü tezat vardı: Birisi Şii ve Sünni arasındaki tezat, diğeri ise Sünni ve Sünni arasındaki tezat. Sünni ve Sünni arasındaki tezadın üç boyutu vardır:

1- İhvan görüşü,
2- Vehhabi görüşü,
3- DAEŞ görüşünün tezadı.

Bu çelişkinin sonucunda ne oldu peki? Sünni güçler DAEŞ’i kontrol edemedi. Bakınız tanklar sınırda hazır olduğu halde Türkiye Kobani’de harekete geçemedi; çünkü kiminle savaşacaklarını bilmiyorlardı. DAEŞ ile savaşırlarsa Esed gelecek, Esed ile savaşırlarsa DAEŞ gelecek. Suudi Arabistan da aynı durumda; DAEŞ’le mi savaşsın, Esed’le mi savaşsın?”

 

NAHDA HAREKETİ VE DEMOKRATİK İKTİDAR

Arap Baharı Tunus’ta başladı ve Ortadoğu ülkelerine yayıldı ancak devrime yön gösteren pusula paşından beri Türkiye ve AK Parti iktidarıydı.

AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle başlayan demokratikleşme süreci muhafazakarlık ve demokrasi arasında güçlü ve uyumlu bir bağ kurdu. Tunus’un köklü siyasi hareketi olan NAHDA hareketi bu ilişkiyi her fırsatta ifade etti.

Ortadoğu’daki İslami hareketlerde görülen bölünme fenomeni ılımlılar ile radikaller arasında farklı vesilelerle ortaya çıkmaya devam ediyor. Tunus, 2013 yılında önce muhalif Demokrat Yurtseverler Partisi Genel Sekreteri Şükrü Bel’id, ardından da 25 Temmuz’da bir başka muhalif siyasetçi Muhammed İbrahimi’ye düzenlenen suikastlarla siyasi krizin eşiğine gelmişti. Şükri Bel’îd suikastı hem Tunus’taki hem de iktidarın büyük ortağı Nahda Hareketi’nin içindeki fay hatlarını harekete geçiren bir depreme dönüşmüş oldu.

Türkiye’deki demokratikleşme sürecini hatırlatan NAHDA hareketi, bünyesindeki bölünme emarelerine rağmen demokratikleşme adımlarına devam ediyor. Ortadoğu’daki gelişmeleri yakından takip eden Yazar Taha Kılınç’ın Tunus’taki gelişmeleri şöyle yorumluyor:

“Tunus İslamcılarının önünde kanlı devrim denemelerinden demokratik yöntemlerle iktidara gelmeye kadar çok çeşitli örnekler var. Şimdiye kadarki düşünsel çizgisi, basına yansıyan açıklamaları ve televizyon konuşmaları, Raşid Gannuşi’nin, bütün bu tecrübeleri dikkatli bir şekilde değerlendirdiğini gösteriyor.

 

Ortaya konan işaretlerden anlaşıldığı kadarıyla, Gannuşi ve partisi Nahda, ideolojilerin karın doyurmadığını, insanların karınlarının gerçekten doyduğu bir dünyada ideolojilerden bahsetmeye sıranın geleceğini anlayacak olgunluğa erişmiş bulunuyorlar.”

BÖLGESEL KRİZE TÜRKİYE PANZEHİRİ: ERDOĞAN DOKTRİNİ

Türkiye ise bütün bu sınavlardan olumlu sonuçlarla çıkmayı başardı. Bunun en belirgin göstergesi 15 Temmuz hain darbe gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye verilen destektir.

Darbe girişiminin başarısız olmasıyla aralarında Ürdün, Somali, Suudi Arabistan, Endonezya, Fas, Cibuti, Türkmenistan ve Bosna Hersek gibi ülkelerin bulunduğu birçok hükümetin Erdoğan yönetimindeki Türkiye’ye destek açıklamalarında bulunması, bu durumun en önemli işaretidir.

 

Türkiye halkının darbe girişimi karşısındaki kararlı duruşu, Mısır, Suriye, Yemen ve Libya gibi ülkelerdeki devrim süreçlerinin başarıya ulaşamaması nedeniyle hayal kırıklığı yaşayan kamuoyu için de bir umut ışığı olarak görülmeli.

Bunda Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin istikrarsızlık ve belirsizlik sarmalından kurtulamayan bölge halkları tarafından değişimin ve direnişin son umudu olarak görülmesinin etkili olduğu söylenebilir. Bu durumun bir göstergesi Erdoğan’a Gazze’den Irak’a, Lübnan’dan Mısır’a birçok ülkede doğal bir liderlik pozisyonu atfedilmesidir.

Türkiye, Ortadoğu coğrafyasının ayaklarındaki prangaları olan dar milliyetçi ve mezhepçi çizgileri aşabildiği gibi demokratikleşme ve modernleşme gibi zorlu süreçleri aşmayı başardı. Milliyetçi/Baasçı modelin Anadolu’daki yansıması olan politik angajmanlar aşıldığı gibi merkez ve çevre arasındaki çelişkiler de giderildi.

Askeri ve bürokratik darbele kesintiye uğrayan demokratikleşme tecrübesi 15 Temmuz gecesi sergilenen kararlılıkla birleşti. Etnik, sınıfsal ve kültürel çerçevelerde 42 çeşit kimliğin bir arada yaşadığı Türkiye bölgesel ve küresel krizlere çözüm önerebilecek tecrübeye ve donanıma sahip olduğunu gösterdi.

Türkiye, Ortadoğu’da yaşanan süreçlerdeki kararsızlığıyla demokratik ilkelerinden taviz veren Batılı ülkeler gibi olmayacaktır. Mülteci akını karşısında duvarların arkasına saklan refah düşkünü bir toplum da değildir.

 

Türkiye ilkelerini, Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Cumhuriyetle ilan etmiş ve her on yılda bir sekteye uğratılmasına rağmen tercihini demokrasiden yana yapmıştır. Halk, 15 Temmuz gecesi cuntacıların karşısına kararlılıkla durmuştur. Bunun en net ifadesi Yenikapı Meydanı’nda tüm dünyaya verilen net mesaj ve fotoğraftır.

 

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN

181 sorgu 0,501 saniyede tamamlandı.